İlkbaharda Matem

    Günlerden cumartesi, uzun bir süre sonra dostlarla dışarıda kahve içme fırsatı bulduğum ilk gün. Dostlarla yaptığımız koyu sohbet sonrası dağılma merasimi gerçekleşiyor ve  kendimle başbaşa kalıyorum. Kendime şöyle deniz kenarına gidip güzel bir yürüyüş yapmayı telkin ediyorum... Denizin dalga seslerine martılar eşlik ediyor. Ayrıca insanların konuşma ve gülüşme sesleri. Bu kadar hengame arasında sessizce dalgaları izleyen birine gözüm ilişiyor. Gözlerinde sanki sonsuza kadar sürecek hüzün ifadesi. Onda beni çeken farklı bir dürtü hissediyorum. Hemen yakınlarda oturacağım  bir yer gözlemliyorum. Sağ çaprazımda birkaç adım ötede bir bank gözüme ilişiyor. Hızlı adımlarla banka erişip usulca oturuyorum. Onunla tanışma arzusu beni ele geçiriyor ama neden? Neden gözleri bu kadar dalgın? Onunla tanışma arzum gözlerindeki hüznün bir parçasını kendimde hissedişimden midir? Hiç bilmediği biriyle ilgili neden bu kadar çok şey merak eder insan? Oturduğu bankta küçük bir hareketlilik yaşanıyor. Kucağındaki kitabı çantasına yerleştirip oturduğu banktan kalkıyor. Hangi kitabı okuyordu acaba? Aman Allahım benim olduğum tarafa doğru yürüyor ne yapmalıyım? Telaş kaplıyor içimi bu sırada onu daha net görebilme fırsatı yakalıyorum. Beyaz tenini daha çok belirginleştiren siyah saçları, giydiği krem rengi kazak ve siyah kabanına da ilk defa gözüm ilişiyor. Hemen bakışlarımı alıp dalgalara dönüyorum. Bu belki de onu son görüşümdü. Üstüme, varoluş amacımı kaybetmişim gibi bir ağırlık çöküyor.  Dalgaları izlerken kendimi onu düşünmekten alıkoyamıyorum... Saatin geç olduğunu, gün ışığının giderek tesirini yitirmesinden ve beni saran hafif üşütmeden anlıyorum. Ağır ağır oturduğum banktan kalkıp 600-700 metre mesafedeki metro istasyonunun yolunu tutuyorum. Metroda yüzlerce insan görüyorum. Onu bu insanlardan farklı kılan nedir? Bilmiyorum anlamıyorum da anlamak istediğimi de zannetmiyorum. Eve vardığımda üstümü değişip direkt kitaba sarılıyorum. Her zamanki gibi bu meseleyi de tek atlatabilme seçeneğinin kitaplar olacağı yanılgısına kapılıyorum.
    Aradan tam bir hafta geçiyor. Sabahın erken saatleri, gün ışığı hafifçe içeriye süzülüyor. Acaba ona aynı deniz kenarında rastlayabilir miyim? Bilinmezlik kavramının verdiği baskıyla tükenmiş hissediyorum. Ama beni ona çeken hayat dürtüsünün, onunla karşılaşmam için sebepleri yaratacağına da inanıyorum. Bu inancın verdiği kuvvetle yatağımdan hızla kalkıyorum. Duşumu alıyorum seri bir şekilde kahvaltımı yapıp yola koyuluyorum... Bugün deniz durgun, daha çok sessizlik hakim. Gözlerimle onu arıyorum ama nafile. Onu ilk gördüğümde oturduğu banka gidip, hayal kırıklığıyla oturuyorum. İçimdeki karmaşayla ufku seyretmeye koyuluyorum. Saatler akıyor, insanlar doluşuyor ama onu göremiyorum... Birkaç metre sağımdan aniden kediler fırlayıp miyavlamaya başlıyorlar ben ne olduğunu anlayamadan siyah saçlı, siyah kabanlı bir kadın yaklaşıp onları beslemek için çantasından bir kap çıkarıyor. Kalp atışımın aniden hızlandığını hissediyorum, o olduğunun bilincine biraz geç varıyorum. Kedileri kısa bir süre sevip benim oturduğum banka doğru geliyor. Kalbim deli gibi çarpıyor, nasıl davranacağımı bilemiyorum. Bankta aramıza boşluk bırakarak hemen sağıma oturuyor. Burnuma papatya kokusu geliyor. Bana merhaba dediğini hayal gibi hatırlıyorum. Heyacanımı bastırmaya çalışarak selamına karşılık veriyorum. Aniden
- "Tekrar beni görmek için mi geldin?" diyor.
Yüzümün kızardığını hissediyorum. Onu ilk gördüğüm gün, ona baktığımı görmüş olmalı. Nasıl cevap vereceğimi bilemiyorum, yanlış anlamasından korkuyorum. Bunu hissetmiş gibi bana dönüp gülümseyerek
- "İsmim Azra" diyor.
Dalgalara bakarken ki hüzünlü gözlerden sonra, bu gülüş bahar gibi geliyor. Yanağındaki küçük gamzesi de dikkatimden kaçmıyor. Ben de hafif bir tebessüm ile
- " Ben de Mehmet" diyorum.
Bu sırada kedilere verdiği mamanın boş kabını çantasına yerleştirmek için çantasından bir kitap çıkartıyor. Kitabı görür görmez tanıyorum. Kabı yerleştirdikten sonra kitabı da çantaya tekrar yerleştiriyor. Kitabı okumuş olmamın cesaretiyle
-"Kitapları seviyorsun galiba?" diyorum.
Gözlerini, çantasından denize doğru çevirerek.
-" Hayatta bulamadığım güzel duyguları kitaplarda buluyorum" diyor.
Cevabında, gözlerindeki gibi gizli bir hüznün varlığını seziyorum. Ama sebebini öğrenebilme cürretini gösteremiyorum.
-" Bence hayat, iyi ve kötü varsaydığımız duyguların bütünüdür. Bununla yüzleşmek gerekir." diyorum.
-" Bununla yüzleşmeye vaktim olduğunu zannetmiyorum." diyor.
Okuduğu kitaba vurgu yaparak
-" Santiago hayatla yüzleşmekten vazgeçseydi hazine ona bahşedilir miydi?" diyorum.
Gözlerini kısarak, hafif bir tebessümle
-" Hayatın hazineleri dahi bazı durumları düzeltemez" diyor.
Bu kadar ümitsiz oluşunun sebebini merak ediyorum ama sadece susuyorum. Uzun bir süre sadece denizi izliyoruz. Onun yanında olmak şu sıralar beni en iyi hissettiren şeydi. Uzun bir süre sonra sessizliği bozarak
-" Biraz yürümek ister misin?" diyorum.
Hiç itiraz etmiyor direkt çantasını alıp ayağa kalkışını seyrediyorum. Kendimi güvenilmez biri gibi hissetmiyorum ama hangi insan tanımadığı birine bu kadar güvenebilir? Deniz kenarında yavaş adımlarla yürüyoruz. Onu daha iyi tanıyabilmek için
-"Hayatta en çok neye zaman ayırmaktan hoşlanırsın" diyorum.
-" Çiçeklerle ilgilenmeyi çok severim, özellikle de papatyaları severim." diyor.
İlk defa kahverengi gözlerini ışıl ışıl görüyorum. Papatyalara yüklediği anlamı gözündeki parıltıdan anlıyorum.
-" Mitolojide papatyaların Astrea'nın göz yaşlarından yeşerdiğini biliyor muydun?" diyorum.
Yüzündeki şaşırmış ifadeden daha önce hiç duymadığını anlıyorum. Mitolojik hikayeyi ona o kadar hevesli ve heyecan dolu anlatıyorum ki ilk defa gerçek bana bakmaya çalıştığını farkedebiliyorum.
-" Papatyaları görebilmek için ilkbaharı beklemeliyim." diyor.
O bilmiyor ama ben baharı mevsimlerden koparıp onun gülümseyişine saklamışım. Ama ona
-" Bahar yakındır. Göz açıp kapatıncaya kadar gelir" diyorum.
Bu sırada kolundaki saate baktığını görüyorum. Ayrılık vaktinin yaklaştığını seziyorum. Gülümseyerek:
-" Artık gitmeliyim, beni nerede bulacağını biliyorsun" diyor.
Ben de gülümsüyorum ve yavaş yavaş arkasını dönüp gidişini seyrediyorum.
    Onunla geçirdiğim zaman hayatımdaki en efsunkar zamandı. Bir insanın ruhunun, başka bir insanın ruhuna bu kadar tutkulu olabileceğini düşünemezdim... Bana hayal gibi gelen gerçekliğin içinde evimin yolunu tutmaya koyuldum. Onunla ruhumun ve fiziksel varlığımın farkındalığına tekrar varmıştım.
    Haftalarca onunla aynı yerde, aynı coşkuyla buluşuyorduk. Aslında her gün onu görebilmeyi, beslediği yavru kedilere borçluydum. Onu her geçen gün daha iyi tanıyor, ruhumun onda bulduğu güzel manaya müteşekkir oluyordum. Hiç gitmediğimiz yerleri keşfediyorduk, okuduğumuz kitaplardaki derin manalarda beraber boğuluyorduk. Hayatın güzel yanlarını onunla tadıyordum ya da onunla olmak hayata farklı bir lezzet katıyordu. O ise  bu kadar güzelliğin arasında hep ilkbaharı beklediğini söylüyordu. Bense bunu sadece papatyalara olan özleminden söylediğini düşünüyordum... Zaman zaman geceleri sahilde uzanıp yıldızları izliyorduk. Yıldızların net ve şahane göründüğü bir gecede
-" Ruhun insan hayatında nasıl bir önemi olduğunu düşünüyorsun?" diyordu.
-" Sen de ilk görüşte bulduğum manayı ruhuma borçluyum" diyorum.
-" Peki ya yanılıyorsan" diyordu.
Gülümseyerek
-"Yanılmadığımı biliyorum ama yanılıyorsam da artık çok geç" diyorum.
Yıldızları göstererek
-"Ruhlar alemini bir kenara bırakıp biraz da fiziksel hayatın güzelliklerini görmek gerek" diyorum.
Yavaşça, uzandığım kumsaldan kalkıp, güzel bir şarkı açıyorum. Sağ elimi ona doğru uzatarak
-"Dans edelim mi?" diyorum.
Kahkahalara boğuluyoruz. Onu nazikçe kaldırıyorum. Milyarlarca parlak yıldız altında  dans ediyoruz. Yüzünün her kıvrımını ve her çizgisini tanıyorum. Onunlayken hayata çok daha güzel anlamlar yüklüyorum... Şarkının bitişiyle eş zamanlı bir şekilde dansı bitiriyoruz. Yüzüne doğru yaklaşarak yanağından öpüyorum. O eşsiz gülümseyişiyle teşekkür ediyor. Oturup biraz daha sohbet ediyoruz. Zaman fazlasıyla hızlı akıyor. Saatin bir hayli geç olduğunu fark ederek, sahilden ayrılmaya karar veriyoruz. Ona evine kadar eşlik ediyorum. Evinin önünde birbirimize sarılıyoruz. Atomlarımla onun atomları arasında, evrendeki bütün atomlardan farklı bir etkileşim olduğunu düşünmeden edemiyorum. Kapıdan içeriye girene kadar onu bekliyorum. İçeriye girdikten sonra pencereden bana el sallıyor. Ben de yavaşça evime doğru yol alıyorum...
    Onunla tanışmamızın üzerinden aylar geçmişti. Birbirimizin, ayrılmaz birer parçası olmuştuk. Her gün buluşuyor birlikte vakit geçiriyorduk ancak onun yüzünde gün geçtikçe artan solgunluk dikkatimden kaçmıyordu. Her soruşumda yorgun olduğunu söyleyerek geçiştirmeye çalışıyordu. Bense farklı bir şeyin varlığını seziyordum...
    Papatyaların olgunlaşmaya başladığı mevsim gelip çatmıştı. Onunla papatyaların en yoğun olduğu yerleri keşfetmek için yolları arşınlıyorduk. En güzel papatyaları ona vermek için koparmaya yeltendiğimde
-" Hiçbir çiçek insanın zevki için koparılmamalı, seviliyorsa toprağındaki canlılığıyla sevilmeli" diyordu. İşte ben ondaki bu ince ruha hayrandım... Sonunda şehre göre biraz yüksekte kalan bir tepeliğin papatyalarla dolu olduğunu keşfetmiştik. Oraya vardığımızda onun çok yorulduğunu soluk alışverişinden anlıyordum. Ellerini tutarak, papatyalarla çevrili manzaraya karşı önce onun oturmasına yardımcı oldum daha sonra hemen sağ yanına oturdum. Soluk alışverişinin yavaş yavaş düzene bindiğini duyabiliyordum. Sağ elini sol koluma dolayıp başını omuzuma yaslarak
-"Vakit geldi." diyordu. Daha sonra gözlerimin içine bakarak
-"Mehmet sana bugüne kadar bunu söylemeyerek haksızlık yaptığımı biliyorum ama ben çaresi olmayan bir hastalığın pençesindeyim. Bunu sana söylemedim çünkü telaş içinde dermanı olmayan bir duruma çareler arayacak ve seninle geçirdiğimiz şu muntazam zamanları yeis ve çaresizlik içinde berbat edeceğimizi biliyordum." diyordu.
Bense bunun bir hayal olmasını istiyordum. Ama olmadığını idrak ediyordum. İlk tanıştığımız zaman onda gördüğüm hüzünlü gözler bunu açıklıyordu ve baharı soruşları sadece papatyalara olan özleminden değildi. İçimde hayata dair bulduğum derin mananın yok oluşunu hissediyordum. Gözlerim dolmuştu ona düşüncelerimi ve hayata karşı kırgınlığımı anlatabilecek tek bir kelime dahi yoktu. Sadece
-"Bir çaresi olmalı." dedim.
Dolu gözlerle onun gözlerine bakıyordum. Gözlerinden bir damla yaş kirpikleriden yanağına doğru süzüldü.
-"Buna bir çare yok. Bazı şeylere çare yok." diyordu.
Yanağındaki göz yaşını ellerimle sildim. Onun önünde güçlü durmalıydım, ona cesaret vermem gerekir diyerek göz yaşlarımı zorla dizginliyordum...Bu konuşmadan sonra sadece sustuk. Tepelikten inip onun evine kadar sadece sustuk. Evin önünde bana sımsıkı sarılarak gözyaşları eşliğinde yüzümü buselere boğuyordu ve koşar adımlarla eve doğru gidişini seyrediyordum. Bense artık varlığımdan dahi şüpheli ne yaptığını bilmez halde sadece yürüyordum. Artık yolların da, nereye gittiğimin de bir önemi yoktu...
    Aradan bir hafta geçmişti, ama o her zaman buluştuğumuz yere artık gelmiyordu. Kedilerin, onun yolunu gözlediğinin farkındaydım. Onun olmadığı süreçte onları ben besliyordum... Her zerrem onu özlüyordu. Onu görmek için evine gitmeye karar verdim. Eve vardığımda kimseleri bulamadım. Bana sürekli bahsettiği bakkal sahibi Nihal teyzesi vardı. Doğruca bakkala doğru yola koyulmuştum. İçimde panik havası hakimdi. Ya onu bir daha hiç göremezsem? Bakkala yetiştiğimde Nihal teyzenin yüzündeki üzgün ifadeden kötü bir durumun varlığını sezmiştim. Beni görür görmez hastanenin ismini söylediğini anımsıyorum. En yakındaki taksiye nasıl koştuğumu bilemiyorum...Hastane odasında yanı başında oturup elini tutuyorum. Ellerinin soğukluğu şimdilerde hissettiğim hayatın soğukluğu gibi içimi titretiyordu. Bana bahar gibi gelen gülüşünün yerini ayaz kış mevsimi almıştı. Onu bu halde görmeye daha fazla dayanamayarak dışarıya çıktım. Ona, "Hayat iyi ve kötü varsaydığımız duyguların bütünüdür. Bununla yüzleşmek gerekir" diyen ben değil miydim? Bununla yüzleşebiliyor muydum? Yüzleşmeliydim. Onu son zamanlarında da en güzel duygulara boğmalıydım. Hemen en yakın çiçekçiyi bulup ona papatyalar aldım ve yanına çıkıp odasının penceresinin kenarına ışık alabileceği şekilde papatyayı yerleştirdim. İçeriye girdiğimde uyanmıştı, yavaş hareketlerle ne yaptığımı inceliyordu. Biraz su alıp papatyaların dibini suladım. Bana hafifçe tebessüm etmeye çalışarak
-"Beni de sulayabilir misin?" diyordu.
Zorlada olsa ben de gülümsemeye çalıştım. Bardağına suyu doldurdum ve başını hafifçe doğrultup suyu içmesine yardımcı oldum. Çantasını göstererek ağır kelimelerle:
-"Kitabı kaldığım yerden bana okur musun?" diyordu. Kitabı elime alıp, kitabın ayracını buldum. Son yirmi sayfası kalan kitabı ona tane tane okudum. Yanağına süzülen yaşları ellerimle silip alnından öptüm. Yüzü tamamen solgun ve bitkindi. Yavaşça sonsuz uykuya dalışına şahit oldum...
    Bana her mevsim baharı hissettiren kadın artık yoktu. Hastane odasına getirdiğim papatya boynunu eğmişti. Astrea'nın göz yaşlarıyla yeşeren papatyalar, onun gidişiyle boyun eğiyorlardı. Ondan bana kalan eşsiz anılar, kediler ve ona son anlarında okuduğum kitap dışında hiç bir şey yoktu. Elimde kitapla, onunla ilk kez tanıştığım yere gidip ismimizi kazıdığımız banka oturdum. Gözlerim dolu bir şekilde kitabı karıştırırken, benim için yazdığı mektubu farkettim.
"Sevgili Mehmet, kırgın mısın bilmiyorum. Kırgın isen de haksız sayılmazsın. Ama şunu bilki ben seni her zerremle seviyorum. Seninle yıldızların altında dans ettiğimiz geceyi anımsıyor musun? Hani sana 'Ruhun insan hayatında nasıl bir önemi olduğunu düşünüyorsun?' diye sormuştum ya. İşte ben, ruhumun her zaman senin ruhunla olacağına inanıyorum. Fiziksel olarak yanında olamasamda içinde, derinlerde bir yerde sürekli olacağımı biliyorum. Sen bana, beraber geçirdiğimiz üç aylık zamanda hayatım boyunca yaşamadığım güzellikler bahşettin ve ben bunun için sana müteşekkirim. Seninle geçirdiğimiz o güzel anlar, beraber sevdiğimiz kediler, papatyalar ve en çokta benim için doya doya yaşa olur mu?
Sevgilerle
Biriciğin.   "       

    Mektubun sonuna geldiğimde mektup göz yaşlarımla ıslanmış, mürekkepleri dağılmaya başlamıştı. İçimde seninle geçiremediğim ve geçiremeyeceğim zamanın derin acısı vardı. Ve ben buna katlanabilecek miydim bilemiyordum...                






Bu blogdaki popüler yayınlar

Kafesli Düşünceler

Hayatın Senfonisi